KAYNAKÇA

"Cevat Çapan’la Konuşma" - 01.04.1996

Arredamento Dekorasyon, S: 8o

 

Ressam Bilge Alkor'un 4-27 Nisan tarih­leri arasında, Istanbul AKM'nde yer ala­cak resim sergisini, sanatçının Maçka Sanat Galerisi'nde açılacak olan "Vene­dik Karnavalı" fotoğraf sergisi izleye­cek. Bu sergiler dolayısıyla Cevat Çapan ile Bilge Alkor biraraya geldiler.

1970'lerden bu yana Eliot, Mallarme, Shakespeare ve Yunus Emre'nin dizelerinden esinlenerek resim ve yazın arasında bağlar kuran ressam Bilge Alkor, bu kez Shakespeare'in "Bir Yaz Gecesi Düşü" ve "Fırtına" adlı oyunla­rından yola çıkarak bir sergi hazırladı. 4-­27 Nisan tarihleri arasında, Istanbul Ata­türk Kültür Merkezi'nde yer alacak resim sergisini, sanatçının yine Shakespeare ki­şileriyle bağlantılı olarak hazırladığı "Ve­nedik Karnavalı" fotoğraf sergisi izleye­cek. Maçka Sanat Galerisi'nde açılacak olan fotoğraf sergisi ise 23 Nisan-2 Hazi­ran tarihleri arasında görülebilecek. Bu sergiler dolayısıyla biraraya gelen Cevat Çapan ile Bilge Alkor, Shakespeare kişile­rinden ve Shakespeare'in yarattığı zengin "düşsel gerçekçilik"ten konuştu. "Bir Yaz Gecesi Düşü"nün Titania, Puck ve Oberon'u ile "Fır­tına"nın Caliban, Ariel ve Prospero'su bu yazıda sık sık karşımıza çıkacak Shakespeare kişileri.

 

Cevat Çapan: Sanatlar arasında bir etkileşim söz konusu. Bakıyorsunuz bir şair müzikten esinleniyor ya da bir romancı bir resme bakı­yor, oradan yola çıkıyor. Oyun yazarlarına sor­dukları zaman "Çıkış noktanız ne?" diye, de­ğişik cevaplar veriyorlar. Diyorlar ki, başımdan geçen bir olay beni bu oyunu yazmaya yönelt­ti. Başka bir oyunun yazarı "Askerligimi yapar­ken bir kifiseye gitmiştik; orada gördüğüm bir duvar resminden yola çıkarak bu oyunu yaz­dım..." diyor. Demek, gerçekliğin parçaları ya da yaşantının yoğunluqu çıkış noktası olabili­yor. Dünya sanat tarihine baktığımız zaman bu etkileşimlerin aslında çok sayıda olduğunu görüyoruz. Aynı sanat dalında çalışan insanlar da daha önceki bir ustadan etkileniyorlar. Onun yaptığını yeniden, değiştirerek, çağları­nın düşünsel karmaşıklığını yansıtarak yapı­yorlar. Bir de böyle büyük sanatçıların kendile­rinden sonra gelen sanatçılar için sürekli bir esin kaynağı oldugunu görüyoruz. Shakespe­are de bunlardan biri.

Şimdi bu resimlere baktığımızda, iki Shakespe­are oyunundan yola çıkılarak yapılmış oldukla­rını görüyoruz. "Bir Yaz Gecesi Düşü" ve "Fır­tına"... Bu oyunlarda çok ilginç oyun kişileri var. Resimlerde de belli oyun kişilerinin bir ağırlığı var. Oberon, Titania, Puck, Caliban... Ayrıca doğaüstü güçlere sahip kişiler var: Ari­el, Prospero gibi. Bu da gösteriyor ki, Shakes­peare'in dünyası, rahatça gerçekligi yansıtma iddiasında olabilecek bir dünya. Hem gerçek kişiler var, hem de gerçeküstü ya da gerçekdı­şı kişiler. Bu yüzden de birtakım insanlar, "Shakespeare gerçekçi degil, romantik bir oyun yazarı" diyorlar. Hatta ders kitaplarında bile Shakespeare'in komedilerini öyle tanımlı-yorlar. Oysa daha dikkatli baktığımız zaman, aslında bu oyunların en geniş anlamda ger­çekçi oyunlar olduğunu görüyoruz. Buradaki, düşsel yaşantıyı da içeren bir gerçekçilik. Resimler bana bu düşselliğin, gerçeğin ne ka­dar önemli bir parçası olduğunu gösterdi. Ta­bü, resimlere baktığımız zaman, bunların, sö­zü edilen oyunları sahneleyecek bir yönetme­nin, bir sahne tasarımcısının ya da kostümcü­sünün hazırladıgı eskizler olmadığını rahatça görüyoruz. Burada çok daha özgün bir yaratı­cılıktan, bir esinlenmeden söz edebiliriz. Ama bence bu, özgün yaratıcılığı gölgelemeyen bir esinlenme. Bu yüzden, belki bu esinlenmenin niteliği hakkında bir açıklama yapmak yerinde olur.

Bilge Alkor: Shakespeare'in -sözünü ettiği­niz- gerçekçiliğinden esinlendim en başta. Fantastik bir gerçekçilik. Birkaç yıl önce Yunus Emre'den esinlenerek bir resim yapmıştım : "Ete Kemiğe Bürünmüş". Shakespeare'in çok karmaşık, derin psikolojik katmanları içeren kişilikleri karşısında böyle bir şey duyuyorum. Ete kemiğe bürünmek istiyorlar. CÇ: Shakespeare'de o kadar büyük bir zengin­lik var ki, Yunus Emre'nin ete kemiğe bürün­me anlayışı aslında karşılığını buluyor bu oyunlarda.

Shakespeare'le karşılaşanlar; bir oyuncu diye­fim, bir oyundaki güzel söz söyleme özelliğini görüp yalnız onunla yetinebiliyor. Ya da yaşa­dığı çevrenin çok ötesinde kalan bir yazar di­yelim, Shakespeare'deki yanlızca karanlık öğe­leri seçebiliyor. Ya da bir Hollywood senaristi "Macbeth"e bakıp onu bir gangster olarak yorumlayabiliyor: . Sliakespeare'deki birbirin­den ayrıştırılmış özellikleri dile getirmek içinbir çeşit "çırpınış" diyebiliriz buna. Ama sanı­rım, daha doğru bir yaklaşım o"ete kemiğe bürünme"; yani Shakespeare kişilerinin doğal ortamları içinde nasıl yaşadıklarını ve bunların bir bütün olarak öbür kişilerle olan ilişkileri do­ğal çevrelerine olan duyarlıkları ile kendilerini göstermeleri... Bu bakımdan resim gibi fiziksel gerçekligi dile getirme olanakları olan bir sa­natın yapacagı çok şeyler olabilir. BA: Ben de öyle düşünüyorum. Ayrıca bu ola­naklar kişilere göre degişik zenginlikte olabili­yor. Prospero'yla Caliban'ı alalım. Prospero, örneklerini Rafaello'nun, Tiziano'nun portre­lerinden tanıdığımız bir Rönesans soylusu. Yü­zünü, duruşunu, giyinişini tasarlamakta zorluk çekmiyoruz. Oysa Caliban çok daha karmaşık, üstelik benim için kötü bir kişilik değil. "Pros­pero'nun Kitapları" filmini gördünüz. Çok yanlış bir yorumdu kanımca Greenaway'in yo­rumu. Caliban, soyut bir duman gibi 4ilip bü­külen kötü bir cindi yalnızca. Benim Shakespe­are'de gördüğüm Caliban acı çeken, ezilmiş, hor görülmüş, hem Bermuda Adaları'nın yerli­si, hem krallığı elinden alınmış bir kral. Kısaca gerçekleşmemiş olanakların, gizilgüçlerin kişi­si; bu nedenle daha "fotojenik". Zaten "Iden­tikit", Caliban üçlüsünün adı. Prospero'ya ge­lince -Jan Kott'un yorumu doğruysa- sona eren bir çağın, sönen umutların simgesi. Bü­yülü güçlerinin yetkin bir dünya yaratmaya yetmediğini sonunda anlayan bir tür Faust ya da Leonardo. Trajik olmasına trajik, ama oyun içinde deffil (Orada yalnız öç almaya kalkışan bir kişi). Oyunun sonunda, Shakespeare'in kendi monoloğu saydığımız yerde büyük olu­yor Prospero ancak. Bilmiyorum siz nasıl görü­yorsunuz?

: Bu çok ilginç bir açıklama. Shakespeare'in yazarlık hayatının başından sonuna kadar na­sıl bir gelişme gösterdiğini izlemeye kalktığımız zaman, şöyle bir şey görüyoruz: Sürekli bir karanlık-aydınlık çatışması var. Diyalektik iki­lem, renk olarak, ışık gölge olarak, karanlık aydınlık olarak çıkıyor karşımıza. Trajediler yazdığı zaman karanlık bir dünya ağır basıyor, komedilerde ise aydınlık bir dünya. Fakat Sha­kespeare, sadece aydınlık şeylerden söz etmek istediği zaman komedi, karanlık şeylerden söz etmek istediği zaman trajedi yazan bir yazar değil. Bunların çok iç içe olduğunu bilen bir yazar olduğu için, klasik sanat anlayışını bir kenara bırakıyor. Trajedilerinde soytarılar var. Birçok komedisi de oldukça karanlık komedi­ler. Şimdi yazarlık hayatının başlangıcından so­nuna doğru giderken tarihsel oyunları var. Ta­rihsel oyunlarda iç savaşlar var, Ingiltere'de ya­şanan çok karanlık olaylar var. Aynı dönemde yazdığı komedilerde de aydınlık bir dünyayı di­le getiren olaylar görüyoruz. fakat olgunlaş­tıkça, bu basit bir karşıtlık olmaktan çıkıyor. Belli bir gelişmeyi gösteren bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Işte komedilerinin en sonun­cusu olan "On Ikinci Gece" de melankolik bir komedi. Ama daha önceki tüm komedilerin özellikleri var bu oyunda: Kişilik değiştirme, degişik cinsellikler, bir kızın erkek kıyafeti giyip kimliğini gizlemesi, ikiz kardeşler... Bütün o daha önceki oyunlarında teker teker kullandı­ğı numaralarının hepsini birden orada gözler önüne seriyor. Trajedileri de basit bir öç alma trajedisi olmaktan çıkıyor, stoacı bir trajedi ol­maya başlıyor. Yani "Lear"le insan dayanıklılı­ğını sınıyor: Ne kadar dayanabilir insan, hazırgin olayları da belki Shakespeare'in oyunlarını böyle bir karamsarlıkla noktalamaya götürü­yor. Elizabeth'in ölümünden sonra Ingiltere'de sarayın yeterince her şeye hakim olamaması, saray entrikalarının artması, trajedilerin daha karanlık olmasına yol açıyor. Işte "Lear", belki de trajedilerinin en karmaşık olanı. Ama Sha­kespeare'in son sözü bu mu yani Shakespeare dünyayı böyle mi görüyor? Daha sonraki, ro­mans ya da uzlaşma oyunları diyebileceğimiz oyunlarına baktıgımız zaman, orada hem tra­jedilerindeki o karanlık öğeleri görüyoruz, hem de komedilerdeki aydınlık öğeleri. Traje­dilerde yaşanan kıskançlıklar, ölümler, kayıplar var bu oyunlarda. Fakat oyunların ikinci bö­lümlerinde bir bağışlama, gerçeklikle, dünyay­la bir uzlaşma var.

BA: Ama "Fırtına"da yok.

: Elbette bu uzlaşma, komedilerdeki coş­kuyla kendini gösteren bir uzlaşma değil. Yani oradaki gibi bir mutlu son değil, ama büsbü­tün umutsuz da ayrılmıyor sahneden. Prospe­ro'nun son sözleri bir çeşit yeniden aydınlığa bir dönüş. Benim kişisel yorumum bu. Çünkü karanlıktan aydınlığa dogru bir geçiş görüyo­rum orada...

BA: Ben tam tersini görüyorum orada. Oyun ' tekrar başa dönecek gibi. Doğa kuralları çalı­şacak, olaylar yeniden başlayacak. Prospero da seziyor öyle olduğunu. Elinden artık bir şey gelmiyor ama. Aslında her şey düzene kavuş­muş gibi. Caliban yanlışını fark etmiş. Miranda ile Ferdinand birbirlerini bulmuşlar ve satran­cın başındalar. Işte kendisi Milano dükalığına kavuşmuş. Çok güzel bitiyor oyun. Ama o son sözler...

lerse eğer, yani o bilgi onlârın yaşantı birikimi olmuşsa, bu kurtarıcı bir güç olarak düşünüle­bilir.

BA: Ben böyle düşünmemiştim. Demek daha karamsar yorumluyorum.

: Jan Kott'un Shakespeare'le Beckett'i bu­luşturması, Shakespeare'in bazı oyunlarını ab­sürd oyunlar olarak açıklaması, sanıyorum Shakespeare'in yaşadığı çağda bile hayatın çok değişik açılardan nasıl yorumlanabileceği­ni görmüş olmasını gösteriyor. Senin resimle­rinde de böyle bir anlatım zenginliği var. BA: Shakespeare'in karmaşıklığını yansıtabil­me çabası...

: Bu oyunlardan birinin güldürü türünde bir oyun olması, öbürünün de hem trajik birtakım ögeler, hem de güldürü öğeleri taşıması... Karşılaştırdığımız zaman bu oyunları, birbirini tamamlayan oyunlar olarak görebilir miyiz? Neden bu iki oyun?

BA: Shakespeare'in en çok sevdiğim iki oyunu bunlar. Sanırım doğa şüriyle, "doğaüstü"nün karışımına özellikle duyarlıyım. Ayrıca, "Bir Yaz Gecesi Düşü" için şunu da eklemeliyim: Düşler evreni çalışmalarımda her zaman önemli bir izlek oldu. "Fırtına"nın belli durum­ları ve 'kişileriyse benim için birer "arkhety­pos". Bunları örneğin Mozart'ın "Sihirli Flüt"ünde de buluyorum. Prospero orada Sa- - rastro olmuştur. Ferdinand'la Miranda orada Tamino ve Pamina'dır. Aynı şekilde bir ateş si­niavından geçmek zorundadırlar; "fırtına"da sevgililerin birleşebilmek için bir sınavdan geç­meleri gerektiği gibi... Monostatos bir tür Ca­liban'dır... Hepsi Prospero'nun deyimiyle "düş­lerimizin kumaşından yapılmış" gerçekler...

: Şimdi şöyle ilginç bir nokta var burda. Shakespear'de görünen şeyle onun gerisindeki

 

2, 3, 4"Identikit Caliban", üç kanat, her biri 130x160 cm.

5"Düş Idolleri", No. 1, 130x150 cm.

gerçeklik, ya da gerçekliğin çeşitli uzantı­ları oyundaki gerilimi ve oyunun dramatik gü­cünü oluşturur. Bu da resimde, resmin gücünü gösteren şeylerden biri. Çünkü böyle olmasay­dı, fotoğraf keşfedildikten sonra resmin sonu gelmiş olurdu. Şunu hissettim resimleri görün­ce: Duyusal bir dünyayı yansıtıyor bu resimler. Shakespeare'in oyunlarının çok zengin bir dü­şünsel içeriği var. Bu tartışılmaz elbette... Fel­sefi derinliği olan bir yazar, ama ne kadar du­yusal bir yazar aynı zamanda. Yani Eros dedi­ğimiz zaman, ne kadar ete ve kemiğe bürün­müş kişiler çıkarıyor karşımıza. Kokular, renk­ler, dokunma duygusu ne kadar önemli!.. Bu­nu Shakespeare'in oyunları kadar güçlü yansı­tabilen oyun çok az tiyatroda.

BA: Çok doğru. Bütün bunlar bana Oscar Wilde'ı, "Maskelerin Gerçegi"ni anımsatıyor. Önümde bir sergim daha var. Yine Shakespe­are sergisi. Venedik karnavalında çekilmiş fo­toğraflardan. Karnaval, gündelik kişiliğin maske ve giysiler ardında gizlendiği, baskılan­mış dürtülerin kendine özgü kuralları içinde sahnelendiği bir oyun. Öte yandan sahnelen­miş herhangi bir oyunda, kılıklar, renkler, de­vinimler şenliğinde Shakespeare'den bir şey­ler bulmamak olanaksız. Venedik ayrıca "Fır­tına"nın -görmediğimiz ama sürekli varlığını hissettiğimiz- Rönesans dünyasını çagrıştıran bir kulis. Kısacası, Shakespeare'de gerçeklik sözle olduğu kadar, salt duyusal, görsel olan­la da veriliyor... Shakespeare'i metin tiyatro­suna, psikolojiye indirgeyen Artaud'ya katılmıyorum. Kanımca Shakespeare'de kişilikler­den, konuşmalardan çok, kişilerin iç sesleri, gerilimleri, bunların ortaya çıktıgı durumlar önemli. O açıdan da çok çağdaş geliyor bana Shakespear'in'in oyunları. Örneğim Eros "Bir

 

6 "Venedik Karnavalı" fotoğraf sergisinden

 

 

Yaz Gecesi Düşü"nün belkemiğiydi bence. Eros üçlümü başsız yaptım: Gövdeler var, ama kimlikleri belli olmayan gövdeler... Sanki ano­nim kişiler söz konusu olan. Hermia'nın çöze­mediği ("Ben Hermia değil miyim, sen Lysan­der değil misin?") kimlik değişimi, kimliklerin karışması var. Romeo ve Jüliet'ten sonra, "Bir Yaz Gecesi Düşü"ndeki Eros çok şaşırtıcı. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?

: Şimdi Shakespeare'de bir çeşit böyle adım adım gerçekliğin karmaşıklıgına yöneliş var. Bunu daha çizgisel olarak açıklamak gerekirse Romeo ile Jüliet, Troilos ile Kressida, Antonius ile Kleopatra'yı ele almak gerekir. Böyle bir kaygıyla yola çıkan bir tiyatro, bir yönetmen olsa, o mevsim içinde bu üç oyunu ardı ardına oynar. Bu şunu gösterir: Romeo ile Jüliet ara­sındaki gençlik aşkı, cinsellikten uzak değil el-

bette, yani müthiş bir cinsellik var. Ama belli bir masumiyet de var orada. Troilos ile Kressi­da'ya geldiğimiz zaman, işin çok daha karmaşık olduğu, aşkın bu kadar masum yürümeye­ceği ortaya çıkıyor. Antonius ile Kleopatra'ya geldiğimiz zaman da inanılmaz bir deneyim kazanmış oluyor aşıklar. Oradaki aşk artık ol­yunluk aşkı ve onun her türlü sorunu, çözümü karmaşıklıgı dile getiriliyor. Bu sonuncusu tabü üç oyunun en yetkini... Artaud'ya dönecek olursak, Artaud'nun böyle bir yorum yapması, sanıyorum, Fransızların Shakespeare'e yaklaşı­mından kaynaklanıyor. Fransızların Shakespe­are'e karşı çıkmalarının nedeni, belki Shakes­peare'in Fransa'da gerektiği kadar sık oynan­mamasıdır. Birtakım sınırlı oyuncular Shakes­peare'i sadece bir okuma parçası olarak görü­yorlarsa, retorik seslerinin, birtakım jestlerinin başarısını göstermek için bir araç olarak kulla­nıyorlarsa, tabü böyle bir Shakespeare'e Arta­ud'nun karşı çıkması çok doğal. Yalnız Sha­kespeare bence Artaud'nun istediği vahşet ti­yatrosunu en parlak şekilde gerçekleştirmiştir. Buna o kadar çok örnek verebiliriz ki, "Kral Lear"de Gloucester'in gözlerinin oyulması, sonra "Titus Andronicus" diye bir oyun var, "Macbeth" var... 1956 yılında Londra'da Pe­ter Brook bir deneysel grup oluşturmuştu. Bir yandan Royal Shakespeare Topluluğu ile çalı­şırken, o grupla da "Artaud çalışmaları" yap­ti. Vahşet tiyatrosu tam "Marat-Sade"ı hazır­larken... 0 çalışmalarında hem Artaud'nun is­tediği tiyatronun kendine göre bir benzerini yaratıyor, hem de Beckett'in uyumsuz tiyatro örneğini bulabilecek öğeler kullanıyor. "Kral Lear"i sahneye koyarken tabü aynı zamanda Brecht'in de Shakespeare ile olan yakınlığını ortaya çıkarabilecek özelliklerden yararlanıyor. Tabü, Jan Kott da Peter Brook'tan bir şeyler öğrenmiştir diyebiliriz.

BA: 0 zaman bunlar biraz Prospero ile Ariel gibi ya da Oberon'la Puck gibiler... CÇ: Hatta Caliban bile var aralarında.

BA: Bakın görüyor musunuz ne kadar gerçek kişiler var aramızda.

: Var. Onun için Peter Brook'un Shakespe­are'e yaklaşımı ile bir ressamın, burada Bilge Alkor'un "Bir Yaz Gecesi Düşü" kişilerine ve bir "Fırtına"nın Prospero'suna, Caliban'ına yaklaşımı, Ariel'le Puck'ın anlamlı oyun kişileri olarak nasıl görünebilecekleri ya da onlann nasıl bir renge bürünebileceklerini göstermesi bakımından ilginç geldi bana. BA: Bu oyunun kişileri eski bir geleneği taşı­yorlar. Örneğin Puck, Commedia del'Arte'den çıkma bir figür. 0 nedenle de biraz maske ar­dına gizlenmiş bir kişilik koymaya çalıştım. CÇ: Arlecchino'yu düşünebiliriz. BA: Ben de öyle düşündüm. Alaycı bir kişilik. Evrenin kurallarını alt üst ediyor, onlarla eğle­niyor, her şeyin başında kendini eğlendiriyor. Onun yanında Ariel'i çok daha aristokrat, çok daha lirik buluyorum.

: Daha "kitabi" belki. Prospero'nun kitapla­rından çıkıyor bu sözler... Daha zor ele avuca gelebilecek bir kişi ressam için, resmedilmesi çok daha güç.

BA: Çok daha bulanık bir kişilik. 0 nedenle daha zor somutlaştırılması. Şöyle bir şey yaka­lamayı düşündüm: Ariel, rüzgarla biçimlenip, rüzgarla dağılan bir burgaç ya da bir rüzgar gülü. Oberon'u da aslında bir korkuluk gibi ta­sarladım. Nasıl ki, bir korkuluk Oberon kişiliği­ne bürünebilirse, Titania otların içinde yatar­ken hayvansal bir gövde olabilirse. (Ovidius'un "Başkalaşımlar"ını düşünüyorum...) Bunlar benim için büyük mitosların altında yatan ger­çekler...