KAYNAKÇA

Enis Batur, "Bilge Alkor'un 'Fırtına' sergisinden izlenimler" - 23.04.1996

Cumhuriyet Gazetesi (Enis Batur)

İNSANLAR, SOKAKLAR VE ŞEYLER...

Bilge Alkor'un fırtına sergisinden izlenimler

Bilge Alkor'un, bugün (Maçka Sanat Galerisi'nde) açacağı fotoğraf sergisiyle ayrı bir boyut kazanacağını sandığım (AKM'deki) yeni sergisi 'Bir Yaz Gecesi Düşü/Fırtına' başlığını taşıyor: Shakespeare'in iki yapıtı etrafinda doğmuş,  açılmış, genişlemiş bütünlüklü bir sergi. Taammüden yapılmış, inşa edilmiş bir sergiyle karşı karşıyayız.

Shakespeare'in yapıtlarını mı resimliyor Bilge Alkor, böyle bir amaçla mı yola çıkmış? Hayır, belli ki, Shakespeare'i okumaya girişmiş ressam; klasik okuına dizgelerinden koparak, Rimbaud'nun hafif (ya da ağır) biçimde dalga geçerek üzerinde durduğu 'soldan sağa ve yukarıdan aşağı' okuma düzenini kırıp geçmiş:  Derinlemesine, çaprazlama, altüst edici bir okuma bu.

Şair, Auden,bir tek besteciyi ana yaratıcı katında görür: "Bütün ötekiler çevirir" demiştir bir şiirinde- bütün ötekiler:  Şair, ressam, anlatıcılar.

Müziğe şairin tanıdığı ayrıcalık bel­ki abartılı gelebilir; belki, Auden'dan bir adım öteye geçip bestecinin de çe­virmen olduğunu kanıtlayacak savlar, görüşler ortaya atılabilir. Ne olursa ol­sun, sanatın bir yandan da çeviri işlevi, süreci olarak görülmesi, kolay ya­bana atılmayacak bir bakış açısına da­yanır.

Post-Romantiklerle başlayan, mo­dern dönemi bir uçtan (varsa) ötekine kateden, Post-Modernlerle iyiden iyiye ağırlık kazandığı gözlemlenen bir yaklaşım: Yaratının yaratıyı, yaratma edimini, ötekinin yaratı alanını konu edinme eğilimidir.

İster bir çeviri sürecinden, esinlen­meden, kıvılcım toplamadan söz edelini, ister "söyleşikur­mak"tan, burada herhangi bir indirgeyici yargıya başvurulmadığı sanırım açıktır. Bir ya da birkaç yapıtı hareket noktası olarak seçmek. Arkime­des'in sözünden ötesini dü­şündürmemelidir. Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım denmese bile, bana bir partöner verin onunla sınırlarımı zor­layayım türünden bir cümle kurulabilir bu durumda: Öteki, artık, benim kendime doğ­ru gidişimin bahanesidir.

Bilge Alkor'un, bugün (Maçka Sanat Galerisi'nde) açacağı fotoğraf sergisiyle ayrı bir boyut kazanacağını sandığım (AKM'deki) yeni sergisi "Bir Yaz Gecesi Dü­şü/Fırtına" başlığını taşıyor: Shakespeare'in iki yapıt et­rafında doğmuş, açılmış, genişlemiş bütünlüklü bir sergi.

Her şeyden önce "proje"ye değin­mek gerekiyor: Bir dönem içinde yapılmış resimlerin doğal tutarlılığını yansıtan, önce başlanıp sonra vaftiz edimiş işler değil bunlar. Deyim tuhaf gelebilir: Taammüden yapılmış, inşa  edilmiş bir sergiyle karşı karşıyayız.

Shakespeare'in yapıtlarını mı resim­liyor Bilge Alkor, böyle bir amaçla mı yola çıkmış? Hayır, belli kî, Shakespeare'i okumaya girişmiş ressam; klasik okuma dizgelerinden koparak, Rimbaud'nun hafif (ya da ağır) biçimde dalga geçerek üzerinde durduğu "sol­dan sağa ve yukarıdan aşağı" okuma düzenini kırıp geçmiş: Derinlemesine,  çaprazlama, altüst edici bir okuma bu.

Belki bundan, Alkor'un girişimini bir çeviri denemesi saymak da, bir tür "yorum-lama" olarak nitelendirmek de güçleşiyor.  Ressam, Cevat Çapan'la yaptığı bir söyleşide, çalışma sürecine de ışık tutan ipuçları veriyor, Arreda­mento Dekorasyon dergisinin bu ayki sayısında: Jan Kott'un yorumu yokuşa

sürme kertesine varan özgün yakla­şımlarından (bir okur olarak ben de tedirginim o konuda biraz, Cevat Çapan gibi) ve Peter Greenaway'in "Prospe­ro's Books" uyarlamasından (bu konu­da da Bilge Alkor ile düşüncelerimiz denk düşmüyor) yola çıkarak, kendi kurduğu söyleşi'nin farklı boyutlar ta­şıdığını gösteriyor.

Dışarıdan, buradan bakıp yorumla­mak da değil Bilge Alkor'unki; kendi ben'inin merkezinden görmek ve göstermek de: serge başlangıçtan başlangıca gezildiğinde, ressam'ın Shakespear'in içinde kalmayı, durmayı yeğelediğini; bugüne dek yapılagelmiş bütün yorumlardan neredeyse yıkanarak, soyunarak Söz'ün ve İmge'nin arı, ari haline sokulmayı, orada bird aha "ete kemiğe bürünme"ye cüret ettiğini düşündürüyor.

Klasiklerin en zor yanı, onların en kolay dokunulan, oysa bir türlü erişilemeyen yargılarıdır.: "To be or not to be"ye tutunmanın kolaylığı onu tutmaya yöneldiğimiz an başkalaşıverir: Tamı tamına nedir, nasıldır, soruların arasında kavrulup kalır insane.

Bilge Alkor'un sergisi, işte, bu yakıcı haccın kayıtlarını getiriyor.  Ressama da katkısı olmuştur şüphesiz, ama serge salonundaki girdaba kapılmadan edemeyen izleyici için Can Alkor'un dudak uçuklatıcı yetkinlikteki Shakespear çevirileri de bir kılavuz olma niteliği taşıyor.

Bilge Alkor hangi ateş parçasını avcunun içine almayı göze almış, onu orada tutmaya, soğutmadan tutmaya çalışmış, daha açık seçik görebiliyoruz. Masum göründüğünde bile, birkaç dizenin nasıl olup cinnet yakasına bizi sürükleyebileceğini de.

Gene de, sözlerle gereğinden fazla oyalanmamak gerekiyor. Onları, gerekiyorsa kiyorsa, bir başlarına, ayrı bir uzamda, ele al mak daha doğru olur. Burada, ser gi salonunda. Tabloların  yanıbaşında genellikle dışındalar. Bazen de içeri alıyor onları ressam, bir alımlık, bir şemsiye, bir çatı gibi. Gene de varlık larının sınırını çiziyor: Onlar zaten var­dı, şimdi bunlar var, diyor, bakan kişiyi tevallerinin içine çekerek.

Şimdi renk, renkten doğan biçim biçimin bir sakladığı bir ele verdiği ses, sesler karşımızda. Bilge Alkor'u karınca kararınca, 1970'lerden bu ya­na izlemeye çalışryorum. Kütle ile boş­luk arasında durmadan sorguladığı bir ikilem görüyorum onda, baştan beri: Maddenin, maddeleşip görünenin kar­şısında hemen hep ele avuca sığmayan'ın kurabileceği dengeyi araştırı­yor, izlenimine kapılıyorum: Su ve taş, gövde ve gölge, gerçek ve düş kutup­larına gidip gelen bir göz. Hangisini hangisinin kaynağı tam belli değil. Hangisi öbü­rünün aslı, o da. Ressamın as­kıda kalmayı, bırakmayı sev­diğine inanıyorum.

Shakespeare'in adasına,uzun uzak bir denizden ağırağır yüzerek yaklaşırken, suile toprak, su ile taş, ateş ilehava arası iyice kendi uçların­da bilenmiş Bilge Alkor. Ser­gi, mutlak ayarının izlerini ta­şıyor. Bu derin, güzel uyku ki­min? Bu sert, yıpratıcı uyku­suzluk kimin? Düşler yaza­rın, gündüşleri ressamın mı

Caliban'ın, sırttan, yürür­ken, otururken, durup bellibelirsiz inlerken (duyuyo­rum) portrelerine bakınca res­samın sonunda onunla ger­çekten karşılaştığını anlıyorum. 'Bizim bilmediğimiz ressama ulaşmış. Yanıbaşınıdabir başka ressam, Fatma Tü­lin, "karanlıklar prensi"nin resminde siyahın hiç kullanılmaması­nın yarattığı ürpertiye dikkat çekiyor. Az ileride bir başka şair, Ahmet Oktay, katil kırmızıyla maktul grinin ortasından söz alıyor.

İleride, daha da ileride, erkekler ve kadınlar yürüyor, "Michelangelo'dan söz ederek." Ben, "Titania"nın önün­den ayrılamıyorum: O üçüzlüyü yerin­den alıp dünyanın büyük müzelerin­den birine kaldırıyorum.

Şimdi artık gecedir. Sergi salonunun ışıkları sönmüş, görevliler kapıla­rını kilitleyip aşağıya inmiş, gün yor­gunu ressam evine, odasına çekilmiş­tir. Karanlık ve sessiz salonda, dışarı­da uğultu ve ışıkla sürüp akan kentin ötesinde tabl oların içinde kıpırtılar baş­lamıştır. Prospero'nıın yenik, Cali­ban'ın mahzun, Titania'nın neşeyle ke­derarası bölünmüş sesi. sesleri içinden Gece, Uyku, Düş kendi hakiki uzam­larını bulmuşlardır.

Bilge Alkor' un Fırtına-sergisi, çölün merkezinde serap.

Cumhuriyet Gazetesi 23.04.1996

Enis Batur