KAYNAKÇA

Pelin Özer, - 2005

Sanat Dünyamız, Yapı Kredi Yayınları,S:94 (Pelin Özer)


Rüya Röntgeni Gibi Bir Resmin Şarkısını Söylesem...

İlk Âna Sadık Kalan Yaratıcı, Acısını Unutulmaz Kılar

Franz Schubert'i Wilhelm Müller'le buluşturan neydi bilmiyorum ama hayatlarında ortak bir duy­gulanım alanı olduğunu, bunu karşılıklı konuşma­yıp yapıtlarında birbirlerine sezdirdiklerini düşle­mek hoşuma gidiyor. Küçük odalardan taşan sesler ve sözler, ışıklarıyla yüzyılları aydınlatmış. Yaratıcılıklarının en zirvede olduğu yıllardı muhtemelen, ol­gunluk eşikleri...  Doğaya eklenecek eşsizlikte yapıtlara imza atarken, yenilmişlik duygusuna boyun eğmeyişin kararlı gücüyle, duygunun gözbebeğine sap­ladıkları yoğunlukla çalışmış, gelecekte çekilecek ba­zı acıları bile üstlenmiş olmalılar.

Schubert ile Müller üç yıl arayla doğup bir yıl arayla ölmüş.  Schubert 31 yaşında, Müller 33'ün­de...  Neredeyse iki asır geçmiş aradan, onların ortak hikâyesine Bilge Alkor'u ekleyen, zihnine o unutul­mayacak resimleri dolayan da besteci ile şairi buluşturan duyuş tınısı olmalı.

AIkor'un "Kış Yolculuğu" başlıklı sergisi 2004'ün Kasım ayında İş Bankası Kibele Sanat Gale­risi'nde izleyiciyle buluştu.  Ses, söz ve resmin birli­ğinden yeni bir tür çıkmış gibi ortaya. Bir sanattan ötekine uzanarak bakan, bakıp algıladığını kendi ifade diline çeviren sanatçının gözü pek sabrından, okuma-anlama çabasından doğacak yeni bir yoğunluk olanağı...  Şimdi ister istemez Alkor'un resimlerinin hangi yüzyılda hangi sanatçının tezgâhına yerleşeceğini düşünüyorum.

Alkor, Schubert'in, sanatı için bir dönüm noktası olduğunu söylemiş. Bazı karşılaşmalar sanatçının algısında geri dönüşsüz biçimde iz bırakır.  Bu izin kalıcılığını sorgulayan ressam, birkaç yüzeyde birden (ses-ışık-çizgi-leke-söz-düş-koku...) çalışma cesaretini, etkilenmişliğinin sağlamlığından alır.  İlk âna sadık kalıp onu azimle bozmaya çalışarak kendi yapıtını sabote eder. Meydan okuyuş yalnızca yapıtı hedefle­mez, bu aynı zamanda sanatçının benliğine uyguladığı acımasız bir sorgulamadır sanki.  Duyuş, coşkusunu acıtır.

Buzun yakıcı etkisine ne kadar dayanabilir elin ısısı, uyuşma ne zaman başlayacak? İlk anda eriyişin hızını hesaplamak olanaklı mı? Bunu sonradan düşünebilirim ama önce şunu düşünmeli: Ressam nasıl inandıracak bakanı bunu başta hiç düşünme­diğine... Yaban etki aldatıcıdır, ondan kuşku duyan ressam yeni bir yaratma sürecine girmeden, saf etkiyi dönüştürmeden arzuladığı diyaloga erişemez. Acılar eşitlenmeli.

Burada izlediğimiz, izlerken duyduğumuz, okuduğumuz, duruşuyla yer yer bi­ze kış kokusunu taşıyan resimlerin gücünü nasıl açıklayacak yoksul kalem? Yazmaya diyalog kişi, kalemin ucunu gözüne batırarak ressama yaklaşabilir ancak. Sabırla araştıran kuşkucu ressam, besteci ile şairin yorulmak bilmez sabrına sızmış olduğuna al­danıp, hiçbir müdahaleye geçit vermeden direnen yaratıcı ilk ânın parlaklığını koru­maya çalışmış.  Kim bilir kaç yıl...  Bu kalem ona eşitleyemez kendini, ancak çalışırken ressamı izlemiş gibi bir duyguya kapılır. Bu güç nereden gelir ona? Sergi mekânına girdiği an duyduğu şaşkın coşku, göz yaşartan duygu aciz güç... Yetmez muhtemelen.  Anıları bırakacaksınız, şiiri unutacaksınız, yalnız kör duvardakine bakıp onun içinden ressamın etkilenmişliğine uzanmaya çalışacaksınız.  Şimdi bize ancak susmak düşerdi. Söz alma cesaretini ama, bize ressam verdi.

Sanatçının Yüreğini Ustalıkla Gölgelenmiş Yüzeyde Görüyorum

Winterreise'de (Kış Yolculuğu) yer alan lied'lerde gizlenemez bir güç var. Bütün duygu uçlarına rastlanabilir orada. Sanki sağlamlığın dibinden bize yüzünü gösteren bir güçsüzlük, haykırışın altından görünen çaresizlik, tutkunun yok edici gücüyle birlik olmuş bir yaratma coşkusu... Lied'lerin gücü nereden geliyor? Eskitilmez, tekrarında bile şiirsellik bulunan bazı durumlara kendini tereddütsüz ekleyebilmesinden olabilir. Bu gücü en diplerden çıkaran, o iki romantik gencin örtüşen tutkuları. Daha doğrusu o tutkuların karşılaştığı, birbirini yok etmeden var ettiği nokta. O ikili tutkuya bir yaratıcı daha eklenmiş yapıtıyla, hem de yüzyıllar sürmüş bir uzaklığın silemediği yakınlıkla... Kış yolculuğunun uzunluğunu, hangi tarihte başlayıp hangi tarihte sonlanacağını kim söyleyecek bize?

Yapıtın gücü, eskitilmezliği biraz da sıçradığı algılarla ölçülmeli sanırım. Yolcu­

luk sanatlardan sanatlara aktı­ğı gibi, akıp giden hayata da ekleniyor. Sesi boya yapan ya­ratıcı, tınıyı da söze dönüştü­rebilir zamanına rastladığında. Yedeğinde taşıdığı örnekler ona uzun yolculukta bazı olağanüstü durakları da işaret eder. Bir sanatta ötekine doğ­ru kararlılıkla ve denge göze­terek yol alan Alkor, doğumu olanaklı kılan yapıtlarıyla gençleşiyor bu sergide. Yolculuğun başladığı yüzyıldaki kadar genç.  Bu zaman duyu­şunu nasıl okumalı bilmiyorum ama sergideki yapıtların yaşı aynı sanki.  Ancak gece ile gündüz arasındaki duygulanım farklılıkları okunabilir üzerlerinden eserek.

Bilge Alkor çalışırken sözcükler ile sesleri bir an olsun ayırmamış belli ki yanın­dan, düşleminden.  Çok boyutlu bir düş kuyusunda sesle ağırlaşarak, görüntüyle sar­malanarak, baş dönmüşlüğüyle duvarlara çarparak düşüyor yaratıcı.  Ona bakan da yüzeyin merkezine odaklanırsa dibi boylayacakmış gibi uçacak.  Uğultuya katlanmak zorunda kalacak çünkü hiç sessizlik yok tuvallerde.  Parçalar arasında bir an, üst üste binmiş görüntülerde sesi duyuran bir gölge gibi yansıyor el yazısı.  Porteye taşarak ya­zılmış sözcükler notalara yanaşarak kendilerine kısılmayacak bir ses arıyorlar. Şarkı­cının haykırışına eşlik eden piyano sustuğunda, fırça ucundaki sertlik yumuşayarak dönüyor, kendini sessizliğe ayarlar gibi sakinleşiyor.  Bir şefkati müzikten alıp tahtaya boyayan kişinin cinsiyetinden çok, onun tablolara minik lekeler gibi serpiştirilmiş yüreklerinin sayısı önemli sanırım.  İşine yüreğini kopartıp koyamadığı için kendini cezalandıran romantik sanatçının çaresizliğini algılayan 2004 yılı ressamı ne düşün­dü acaba? Gösterdiği şey ile örtülmüş tablolardaki sevecenliğin üzerini ustalıkla göl­gelememek mümkün diye geçirdi mi acaba içinden?

Alkor'un atölyesinde durduğu nokta ve bir ressam olarak yaşama katılırken duyduğu coşku onun bütün resimlerini kaplıyor. "Kış Yolculuğu"nda yer alan tablo­larda kendisi ile yapıtı arasına koyduğu mesafe, izleyicinin araya doğru sıvılaşarak sızmasına olanak tanıyor. Bu kapsayıcılık, paylaşma arzusunun yaratıma kışkırtan tutkuyla doğru orantıda olmasından kaynaklanıyor sanırım.

Sergideki Bütün Tabloları Alıp Eve Getirdim

Zihnini gezici bir sergi gibi yanında taşıyabilenler için her tablo bedava. Hepsini alıp defterin sayfaları arasına gizledim.  Bilgisayarda silinip üzerine yenisi kaydedi­len görüntüleri düşünmek bile yoruyor beni. Hızlı temizliklerin yapıldığı bu hijyenik çağda kaç metrekare duvar lazım bize sevdiğimiz tabloları asmak için?  Unutmamak için görüp duyduğunu kaydedecek zihin, ama açgözlülükten sakınarak. Gözlerini uzun süre çivilediği tablolar üzerinden yürüyecek. Çividen yollar düşleyerek...

Doğrusu Bilge Alkor'un "Gezgin ve Gölgeleri"nde bize nasıl bir genişlik uzattı­ğını anlatabilecek güçten yoksunum ama o tabloda bir insanlık yolculuğu okuduğu­mu sandım. Sanki 1700'lerin sonundan bugüne uzayacak.  Can Alkor'un sergi kita­bındaki yazısından ödünç aldığım Caspar David Friedrich tablolarının kış beyazını anımsattı bana "Donmuş Gözyaşları".  Yalnızca ıssız kış beyazlığı değil görünen; kışın kırılgan buzuyla güçlenen ölümcül bir melankoli... Alkor'un aldırışsız neşeye dönüşmeyen, hep belli bir seviyede bize gösterdiği bilinçlilik kendini kışa sardığında ay­dınlık bir iletiye dönüşüyor.

"Donmuş Gözyaşları" ile "Karda onun ayak izlerini bulamıyorum" serisi kar ve buzun kararsız eriyişlerinden doğacak olanakları gösterir gibi.  İzin silinebilirliği bir kaybedişten öte bir kazanım olarak yansıtılmışsa bize, durup yaratıcının yaşam ve ölüm birliğini nasıl algıladığını sormak kaçınılmaz olu­yor.  "Karda onun..." serisindeki yatay erime, "Donmuş Gözyaşları"nda yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya yer değiştiriyor. Suyun devinimlerini izlemek, anlık parıltıyı yakalamak büyülü anılar çağırıyor. Uyuşmadan kurtulabileceğiniz ânı kollamalısınız. İçine yaldız ile renk giren "Donmuş Gözyaşları"ndaki gün siyah-beyaz-mavilerde geceye devriliyor sanki.

"Rüzgâr sevgilimin damında rüzgâr" serisi kâğıt uzamını sesle boyuyor. Kale­min sesi, hareketliliği ve şiddeti piyanoya yanıt veren sesin titreşimlerine ayarlı. Ha­vada tutulamayan dalgaları alıp bir düzleme yatırmaya niyetlenen kişi, leke kaldıran yüzeye renk ve harf marifetiyle düşüreceği anlamları, onu yakaladığı âna döndürerek gösteriyor bize. Rüya röntgeni gibi bir şey, tuhaf...

"İyi Geceler"de bu duygu iyiden iyiye sezdirilmiş. Soldaki yazılar aynadan yansı­tılmış, aldatıcı kütle suya yazlanmış. Can Alkor negatif demeyi tercih etmiş yazısında, resimlerin ne olmadığını söylemiş bize. Ben röntgene sıçrarken ondan güç aldım. Rönt­gendeki o muğlak netlik, o bilimsel kesinlik göz aldanmasının yaratacağı binbir görü­nümü yok etmeyi başaramıyor. Hep bir filtrenin ardından o netliğin karşı konulmazlığını okuyoruz. Bir yandan da hep bir kazıma arzusu uyanıyor içimizde. Bu çoksanatlılı­ğın getirdiği zenginlikle ilgili bir yandan, ama bir yandan da Bilge Alkor'un tek gibi gö­rünen bir yüzeyde pek çok yüzey yaratabilme ustalığından geliyor.

"Yeri öpmek istiyorum..." serisine daldığımda rüya anımsamalarındaki katman­ları izler gibi oluyorum. Bir zaman oyununa yaklaştırılmış zihnimiz toprağa ulaşırsa, bununla yetineceğini sanarak avutuyor kendini. Oysa daha da derine inmek isteye­cek hemen ardından. Yeri öperek buza izini bırakacak ama dudak ucundaki su kendi izini de silecek damlayınca.